16 Ocak 2018 Salı

Ayşegül Erözyürek - Gör Kuşağı Masa Dergi, 7. Sayı

   - Sana renkleri göstereceğim şimdi ama önce kapat gözlerini ve tut elimi.
   En mutlu olduğun andan az önceki anı hatırla. Habersiz... Heyecansız... Kan hâlâ gelmedi  yüzüne, bütün kokular güzel değil henüz. Ve herkes çok da insan değil aslında. İşte onun adı mavi... İster yüz içinde istersen uç... En çok da çek içine, nasıl iç açıyor değil mi? Ama sakın arkana bakma, kirlendikçe lacivert çünkü...
   Güldükçe turkuaz...
   Kimseye söylemeyeceğine söz verdiğin sırlarını hatırla şimdi, yalnızca sana ait... Sonra dayanamayıp kendini alıp başrolden, bir başkasına anlattığın anı hatırla. Sevinç mi, utanç mı, ayıp mı? Adını sen koy, rengini ben... Kırmızı o... Öfke kırmızısı, utanç kırmızısı, aşk kırmızısı.
   Boş ver, bilme kan kırmızısını...
   Bir gülüşü hatırla, her hayalin içine serpilişini bir rengin… Kendisi sever mi bu kadar kendini bilinmez; kız mı, erkek mi, her renk bir cinsiyet mi? Sorma, boş ver, sen şekere verdiğini hatırla, pamuk olduğunu aslında… İsimse yüzde tebessüm, dudakta gonca oluşunu…
   İşte sana pembe, yazarken gülümseten, bir hayal olup açılmayı bekleyen…
   Bir bebeği ilk öptüğün, ilk kokladığın anı hatırla... Hani mis kokan boynu, buruşuk sıcak elleri… Islak ağzı, olmayan dişleri... O yumuşacık ağzıyla seni çenenden sevişini hatırla. Bırak ıslaklığı kalsın orada. İşte sana sarı, yumuşacık, umulmadık... Üzülme ama bil, sarı geçicidir.
   Sarı zan rengidir...
   Şimdi suya ilk atıldığın anı hatırla. Suyun rengini sen seç. Dalmıştın. Ama derine... Yetmesin, aç gözlerini. Yansın canın, yakan tuz değil biliyorsun. Yok ki kanayan yaran. O alamadığın soluğun adı işte; yeşil... Gözlere yakışan, ayağının altına serilen yeşil... En çok onun altında olduğunu bildiğin yeşil... En güzel yeşil...
   Gözde aşk, tabutta ölüm yeşil...
   Gözlerin kapalıyken gördüğünü düşün şimdi... Elde kir derler, saçta yaş… Beyazda leke, denizde ev… Renk değil o, kandırdılar seni...  Kötü dediler, yas dediler, acı dediler. Onlar derler. Uykunda sana eşlik edendir o, nankörlük niye... Siyah adı ama renk değil... Çok daha fazlası...
   Karartma siyahını...
   Gör kuşağından aşağı düşmek gibi büyümek. Renkleri koyultmak gibi... Siyahın beyazına özlem, çocukluğun rengine, kaldı mı gör kuşağında rengin? Yağmurun yağmayışına mı öfken, yağdırmayan kendine mi? Renklerin aslı sende, sözcükler nafile…
   Şimdi çık buradan, durma aç gözlerini... Ama yine gel, özletme kendini...
   - Sol elimin sağ elimde ne işi vardı? Hem karışınca bütün renkler beyazdı...


teknik olarak bu bir post sayılamaz, çok ama çok beğendim. bunu yazan kalbin yüceliği ne güzeldir, ne incedir. 

2 Ocak 2018 Salı

yüzünü yağmura uzat

https://www.youtube.com/watch?v=uiWNBEBuxa0

canım, 
birini pencere kenarına çiçek koyacak kadar sevmek lazım.
his boşluğu ve iç burkulması diye bir şey varmış. 
çok sevince anladım.
hayat, o evde yerin yok diyor. yerini bil. 
evdeki ve sokaktaki tüm savaşları kaybettiğim yerdeyim.
hala güzel olduğunu bilmeden, güzel duranı seviyorum. 
ellerini takip ediyorum, 
hala. 
elin ısısıyla kalbin ısısı birbirine ne yakınmış.
kalp sıkışıyor, el buz.
yüzümü yağmura uzatsam geçecek diyorum. 
geçmiyor.
ev buz.
anlamaktan yoruldum.
sarılmaktan.
sen, o evde - sarılmaktan korkanların en uzağında dur, olur mu? 
öyle birine aşık ol ki, her şeyi unut. dans etmeyi hatırla. 
birini pencere kenarına çiçek koyacak kadar sev. 
çok sev. çok küs. çok barış.
ellerini takip et sonra. 
ellerinde ne gördüğümü bulursan sonunda, 
gülümse. 
güzel gülene aşık ol. 
aşık olursan bir gün benim kadar.
yüzünü yağmura uzat… 
geçti, geçti desin biri.
hiç geçmesin…
… 
artık senin de bir şiirin var! 

geçti… geçti…

22 Aralık 2017 Cuma

haberci

çok ama çok eminim ki hepiniz gördünüz bu rüyalardan. sadece bağlantıyı kuramamışsınızdır, çok eminim.

ben bağlantı kurmayı ne zaman öğrendim?

gördüğüm bir rüyada, asansörün içindeydim. 3 tarafı ayna kaplıydı, aynaları çok severim. imkan verilse herhalde 4 5 saat kendimi izlerim. neyse aynada kendime bakıyordum gülümsüyorum saçımı, başımı düzeltiyorum derken aynadaki yansımamın suratı asıldı, bi an asansör loşlaştı, aynadaki yansımam üzerime saldırdı. kan ter içinde uyandığımı hatırlıyorum.

bu olaydan 1 hafta sonra hayatım değişti.

bundan tam 6 hafta önce bir cuma gecesi 1 2 gibi yattım uyudum yatağımda.

sonra rüya başladı.

bomboş bir köy yolunda gidiyorduk eski püskü bir arabayla. ikimiz de o kadar tedirgindik ki, yol boyunca neredeyse hiç konuşmamışız. çok eminiz ki birilerinden kaçıyoruz. 2 yanı çayır olan o köy yolunun sonunda bir bina gördük, mardin eski taş evlerinden, çok severim.
içeri girdik, duvarda bir saat var. saat 04:04 ü gösteriyor. evimizden o kadar uzaktayız ki ürperiyor içimiz.

tepesi kapalı olan devasa bir avluya sahip bir otelmiş içine girdiğimiz bina. elimizde eski püskü deri valizler, etrafa bakıyoruz resepsiyon bile boş.

saat 04:06

adım atsan yankı yapacak kadar sessiz, hafif loş olan otelin avlusunda barınan o lobbyde ikili kanepeye oturmuşum.

o da arabadan valizleri taşımış, bana diyor ki; "Nazlı saatlerdir araba kullanıyorum, tuvalete gitmem lazım".  İşte o an doğuyor bende dünyanın en büyük tedirginliği..

 "ne işin var tuvalette gel yanıma otur korkuyorum" diyorum.

 "kocaman kızsın, korkmana gerek yok hem ben 5 dk içinde yanında olacağım"

beni bırakıp gidiyor. etrafta sinek bile yok. o sırada otelin sakinlerine özeniyorum, dertleri tasaları hiç yok, mışıl mışıl sevdiklerinin koyunlarında uyuyorlar diye.

saat 04:10

sonra bana çok sıkıntılı bir his geliyor, etrafa bakıyorum. artık duvarları seçemeyecek kadar göremediğimi fark ediyorum. lobby e bakıyorum, nafile.

gözlerim görmüyor diye korkmaya başlıyorum. sonra anlıyorum ki ben kör olmadım, ışıklar sönüyor bir bir.

sonra fısıltılar başlıyor. saat 04:12

"sen mi geldin? korkuyorum, neredesin?"

ses yok

"kim var orada, bizi rahat bırakın. "

fısıltılar yaklaşıyor.

"şaka yapıyorsan gerçekten çok korkuyorum artık kes bu şakayı, şımarıklığın hiç sırası değil"

ses yok

"yeter, gel artık. geldin mi tuvaletten, kurban olayım bi ses ver"

umudumun kesildiği bir anda kanepede yanıma biri oturuyor.

"sen kimsin?"

ses yok.
fısıltılar uzaklaşıyor.

tekrar görebilmeye başlıyorum.

İkili kanepede yanıma O oturmuş. bakıyor.

bomboş bakıyor.

"ne oldu, iyi misin?"

bomboş bakıyor.

"sevgilim, iyi misin?"

ses yok. tepki yok.

çok sonra anlıyorum tuvalette ona zarar verdiklerini.

"bir şey söyle, ne yaptılar? vurdular mı, dövdüler mi? ne olur bir şey söyle"

"ensene filan iğne batırdılarsa gözünü kırp bari"

tepki yok.

"bıçakladılar mı sırtından?"

allah kahretsin, kesin bıçakladılar.

kucaklamaya çalışıyorum. aslında amacım ona sarılıp sırtını elleyebilmek. çünkü bıçaklandıysa öğrenmemin tek yolu bu. elimde ıslaklık varsa bıçaklamışlardır.

sonra bağıra çağıra yardım isterim, mışıl mışıl uyuyan bütün otel sakinlerine yalvarırım. elbet biri yardım eder. neden etmesinler? kıyamazlar ki göz göre göre ölmesine.

neden kıysınlar? kıymazlar, çok eminim.

kucaklayamıyorum. çünkü o kadar ağır, o kadar ağır ki, o nefret ettiğim çelimsiz kollarım onun vücudunu taşıyamıyor. yarasının nerede olduğunu bile göremiyorum. kahretsin.

"allah aşkına bir şey söyle..

neden ağlıyorsun?

ağlama ne olur ben seni kurtarırım.

ya bak ağlama sadece bana odaklan, kurtarıcam ikimizi de buradan, sakın korkma

yok yok benimle kal kapama gözlerini..

oğlum bir şey söyle,

hayır bayılma, sakın bayılma

yalvarırım bayılma"

........


uyandım

Tarih 11 Kasım
Saat 04:04









30 Mart 2012 Cuma

çocukluğa dair

Çocukluğuma dair belli belirsiz bazı olaylar var, hep parçaları toplamaya çalışıyorum ama hiç beceremiyorum. Ama yıllardır unutmadığım ve unutmak da istemediğim en güzellerinden biridir bu postun oluşmasını sağlayan.
Yıl bilmem kaç, alınteriyle para kazanmanın ne kadar zor olduğunu bilen bir ailenin kız çocuğuyum. Bir abim var, ihtiyacımız olan her şey elimizin altında, ama sadece o kadar. yani fazladan bir robotu yok abimin, veya benim fazladan bi kalem kutum filan. Babam vardiyalı çalıştığı için haftasonları ben de evde olduğum zaman babamı evde bulmak benim için inanılmaz bir nimet. Her zaman özeniyorum arkadaşlarımın ailelerine, haftasonları ailece sinemaya, yemeklere gidilir, evin çocuğu ne isterse o yenir, ne isterse aile boyu o satın alınır, anne baba maymun edilirdi. her pazartesi günü de o çocuk gelirdi, babası vardiyayla çalışan beni ağlatırcasına anlatırdı geçen 2 gününü.
Neyse ne diyordum? bir haftasonu babam evde, gazeteyi açtım (aşırı entellektüelim) bir baktım ki o zamanlar yeni açılmış Carousel alışveriş merkezinin içinde Toys' R Us mağazası açılacakmış, kocaman reklam koymuşlar. "bütün gün hediyeler, eğlenceli gösteriler" filan diye. Normalde böyle şeylerde abimin de benim de hiç ısrar etme şansımız olmadı, annemle babamın genelde "büyüklerin yapması gereken" aile ziyaretleri, ev alışverişleri gibi vıdı vıdı saçmalıkları olduğu için, bizim çocuksu isteklerimize hiç boyun eğemediler.

Ne diyordum yine :) babamın evde olduğu o cumartesi günü anneme ağlamaklı gözlerle ısrar ettim, yılda bir kaç kez bana kıyamazdı istediğimi yapardı, babama söyledi "hadi babası gidin gezin azıcık" dedi. Ben o an dünyanın en mutlu çocuğu oldum. En çok sevileni, en değer verileni gibi hissettim:) Neyse hazırlandım güzelce, babamla arabaya atladık Galleria'ya gittik, o hiç sevmediğim alt geçitten geçerek bakırköy çarşıya vardık. Veee işte orda, Carousel!! içim coştukça coşuyor koşmak istiyorum ama babamın elini de bırakamıyorum. Güç bela içeri girdik, alt kata bir indik ki "aman allahım" !!!!

Cehennem gibi bir kalabalık :( oraya değil giriş yapmak, canımızı kurtarsak şanslı hissedecektik. Gerçi bana fark etmezdi, oraya kadar gelmişim her türlü beklerdim, her türlü savaşırdım içerideki dünyada kaybolmak için. Ama tabi babamın yüzü asıldı "kızım işte görüyorsun kalabalığı, gel evimize gidelim " dedi. O zamanlar daha söz dinlerdim, hiç asi değildim çok terbiyeliydim. Ses edemedim korkudan. ama benim sabahtan beri beklentilerimin çöp olması dolayısıyla alım al, morum mor bir yürüyüşüm var, evlere şenlik. Sinirlerim çökmüş, fırça yeme korkumdan sessiz sessiz ağlıyorum.
En sonunda o hiç sevmediğim pis altgeçitte babam ağladığımı fark etti. elimi daha bir sıkı tuttu. yüzüme bakıp  "gel nazlı, bir daha gidelim belki bu sefer girebiliriz". Ben bu sefer gerçekten dünyanın en şanslı çocuğuyum dedim.T üm yolu geri yürüdük, carousele girdik. Tabi 2 saat bekledik, babam gıkını çıkarmadı ama ben bile sıkıldım artık. "Hadi gel evimize dönelim" dedim. Ama nedense çok mutluydum.

İşte o zamandan sonra o altgeçidi hep çok sevdim ben.